Karar

Yaklaşık üç yüz sene evvel üçlü diyar içindeki bir alanda 28 kişi reenkarnasyon sırasını bekliyorlardı ve ben de onlardan biriydim. Bir aydınlanmış varlık geldi ve bir imparatorun resmini gösterdi. Aydınlanmış varlık şöyle söyledi: “Bu değerli bir insan ve adı Aisin Gioro Xuanye (İmparator Kangxi). Onun insanları büyük bir ödüllendirme kazanacaklar. Onu korumak için gönüllü olarak gitmek isteyen var mı?” Herkes “Evet” cevabı verdi. Aydınlanmış varlık şöyle devam etti: “İmparatoru koruma işi, tehlikeli ve zor bir iş olabilir. Lütfen, karar vermeden önce iyice düşünün.” Bazı insanlar tereddüt ettiler ve 28 kişiden 13’ü geri çekildi. Aydınlanmış varlık kalan 15 kişiye şöyle söyledi: “Lütfen beni takip edin.” O bizi başka bir odaya getirdi, odada beş tane resim vardı. Fakat resimler beyazdı ve üzerinde ne resim çizildiği bile anlaşılmıyordu. Aydınlanmış varlık şöyle söyledi: “İmparatorun koruması olabilmek için bazı sınavlardan geçmeniz gerekli. Amacımız, sizin azim sahibi olup olmadığınızı ve zorluklara dayanıp dayanamayacağınızı görmek. Sınav beş bölümden oluşmakta (buz sahnesi, güneş sahnesi, keskin kılıç sahnesi, dolu sahnesi ve ayakta kalmaya dayanma sahnesi) ve hepsini geçmek zorundasınız.” Bunları duyunca aramızdan yedi kişi daha geri çekildi. Aydınlanmış varlık kalanlara seslendi: “Hazır mısınız?” Biz de evet işareti yaptık. O zaman aydınlanmış varlık eliyle başla işareti yaptı ve biz resimlerin içine girdik.

Ben ilk başta buz sahnesinde buldum kendimi. Çok soğuktu ve durmadan titriyordum. Hissettiğim tek şey vardı –soğuk- ayağımdan başıma kadar. Yavaşça donmaya başladım ve uyuştum. Uyuştuğum için gözlerimi açıp kapatamıyordum bile. Sonra soğukluk hissi bedenimin içine girmeye başladı, bütün iç organlarım gittikçe her bir hücresine kadar donmaya devam etti. Dondurulma süreci çok acı vericiydi ve ben iç organlarımın donup buza dönüştüğü sırada birbirleriyle çarpıştıkları andaki çıtırdamayı bile duyuyordum. En sonunda tüm vücudum tamamıyla donmuştu. Ne kadar süre öyle kaldığımı hatırlamıyorum bile ama her şeye rağmen çok az bile olsa zihnim hayattaydı. Onu fark ettiğim anda başka bir boyuta geçtim, aydınlık ve güneşliydi. İlk başta ılık hissettim, sonra bedenim buzdan erimeye ve eriyen sular akmaya başladı. Buz tutmuş ve donmuş iç organlarımdaki buz kat kat çözülmeye başladı, çok acı vericiydi. Tüm vücudumda kaşıntı ve ağrı vardı. Hissettiğim acı kelimelerle anlatılamaz derecedeydi. Bu süreç yavaşladığında biraz rahatladım, fakat ardından güneş çok güçlü bir şekilde yakmaya başladı. Saklanabileceğim veya örtünebileceğim hiçbir şey yoktu. Çok aydınlıktı, her yer o kadar aydınlıktı ki güneş ışığından gözlerimi açamıyordum. Bedenimde olan tüm su nasıl buharlaşmaya, derimin ise nasıl kırışmaya ve nasıl kurumaya başladığını hissettim. İç organlarımın içindeki sular da aynı şekilde yok olmaya devam etti, tüm bedenim solana kadar. Ben kurutulmuş katı bir et parçası gibi bir şeye dönüştüğümde ve artık ölümün eşiğindeyken, bedenim başka bir boyuta geçti. Orada kılıçların Tanrısı ortaya çıktı. O yerdeki bir yığın kılıcı göstererek şöyle emretti: “Başla!” Bedenim sanki kirpi gibi kıvrıldı ve sayısız kılıç yığını üzerine sanki bir top gibi yuvarlandım. Kılıçlar keskindi ve daha da keskin olmaya devam ediyordu ve beni birbiri ardına kesmeye devam ediyordu, bana çektirdik açı daha ve daha da fazla çoğalmaya devam etti. İlk başta bedenimin her bir parçasını kestiklerini hissettim. Vücudumun eti tamamıyla kesildiğince, kılıçlar bu sefer kemiklerimi kesmeye ve parçalamaya başladılar. Sonra kılıçlar iç organlarımı kesmeye başladılar, parça parça, birisinin ardından ikincisini. Dayanması çok zordu, dişlerimi sıktım tam o sırada başka bir kılıç yığının üzerine yuvarlandım. Orası bir öncekinden daha da acı veriyordu, çünkü kılıçlar farklı ve hızla şekil değiştiren yapıya sahipti. Sanki bedenimin her bir hücresine kadar kesildiğini hissediyordum ve sanki zaman durmuş ve bu ıstırap hiç bitmeyecek gibiydi. Bende sadece tek bir düşünce vardı: “Bunu geçmeliyim.” En sonunda ben tepenin zirvesine ulaştım ve oradan aşağıya doğru yuvarlandım. Durduğumda, tarif edilemez acılar çekerken bile biraz olsa da dinlenebileceğim umudum vardı. Tam bunu düşünmüşken üzerime hızla dolu yağmaya başladı. Dolu fasulye büyüklüğündeydi. Çok acı vericiydi. Daha sonra yumurta büyüklüğünde dolu yağmaya başladı ve her tarafımdan beni vuruyordu. Ben neredeyse bilincimi kaybetmiş durumdaydım. Sonra dolunun beni daha fazla vurması ve daha fazla acı çekmem için bedenimin kendi boyutunda biraz büyük bir hale geldi. O zamana kadar bedenimde dolunun süratle vurması sonucu bir sürü delik oluştu. Deliklerin içi soğuktu ve çok acıyordu. Dolu neredeyse beni aralıksız hep vurdu ve bedenim neredeyse çökmüştü. Bunun ne kadar uzun zaman devam ettiğini hatırlamıyorum, fakat en sonunda dolu kesildi. O anda buz tanrıçası geldi. Kalkmama yardım etti ve tam kalktığım sırada beni başka bir boyuta attı. Ben daha neler olduğunu anlamaya çalışırken, bir ses şöyle söyledi: “Şimdi ki sınav, ayakta kalma sınavı, ne olursa olsun kesinlikle düşmemelisiniz.” Tam da o anda iki kişi geldi ve bana çarptılar, öyle bir güçle çarptılar ki neredeyse ayaklarım yerden kesiliyordu. Düz durmak için biraz kenara kayayım diye düşünürken, üzerime daha da fazla insan yürüdü. Beni iteklemek için onlar kendi aralarında fikir birliği yapmışlardı ve nefes almama bile fırsat vermiyorlardı. Onlar beni durmadan itekleyip duruyorlardı ve artık nefes alamaz hale geldim. Çok yoruldum ve oturmak istiyordum ama yapamazdım. İtme darbelerinden tüm iç organlarımın deforme olmaya başladığını hissediyordum ve o kadar ağrıyorlardı ki neredeyse ağzımdan dışarı çıkıyorlardı. O halde bile bu durumun ayakta kalma sınavı olduğunun zihnimde farkındaydım. En sonunda beni süresiz iteklemelerinin ardından kendimi bir kâğıt haline geldiğimi hissettim. İteklemeler durduğunda başka bir boyuta geçtim. Bizimle daha önce konuşan o aydınlanmış varlık geldi. Bizi işaret etti ve şöyle söyledi: “Tebrikler! Hepiniz sınavı geçtiniz.” O zaman doğru sekizimizde eski halimize geldik, güç dolu ve güzel kişilere dönüştük.

O an reenkarnasyon sorumlusu olan başka bir aydınlanmış varlık geldi. O sekiz tane kitapçık aldı ve şöyle söyledi: “Bu kitapçıkları alın ve reenkarne olmaya hazırlanın.” Kitapçığın kapağı, bir film gibiydi. Ben doğuşumu, büyüdükçe kung-fu öğrendiğimi ve sonra ölümüme kadar imparatoru nasıl koruduğumu görebiliyordum. Hayatımızı izledikten sonra gene bir araya geldik. Aydınlanmış varlık “kraliyetin kung-fu ustası” isimli bir kutu çıkardı ve bize şöyle söyledi: “Bu sizin sorumluluğunuz ve ödülünüz.” Sonra sekiz kişi kutunun içine girdik, sonra o kutu insan dünyasına indi ve biz reenkarne olduk.

Ben 1657 senesinde Mançurya’da bir Mançu ailesinde doğdum ve ismim Kangcaier oldu. Ailenin en büyük oğluydum ve genç yaşımdan beri kung-fu’ yu çok severdim. 12 yaşıma bastığımda annemle babam bir kung-fu ustasına bana kung-fu öğretmesi için iyi maaş teklif ettiler ve o bana öğretmeye başladı. Altı ay sonra ailem o ustanın işinde yeterince iyi olmadığını hissettiler ve başka bir ustaya başvurdular, o usta kendisine Nantianmen ismini takmıştı. (Aslında o Nantianmen cennetinden ilahi bir generaldi) O usta beni çok severdi ve benim fiziksel bedenimin kung-fu sanatı uygulamak için ideal olduğunu söyledi. O öğretebileceği kadar bana öğretiyordu ve ben hızlı bir şekilde öğrendim. Ben zorluklara katlanabilir durumdaydım ve kısa bir sürede yetenekli oldum. Sadece binalara hızla tırmanma ve binaların aralarında dolaşabilmek gibi fiziksel anlamda zor teknikleri elde etmekle kalmadım, ayrıca demir toplarla gerçekleştirilen özel bir tekniği de öğrendim. İki tür demir top vardı: biri yüzüm büyüklüğünde; diğeri ise birleştirilmiş yumurta büyüklüğünde. Birincisi pürüzsüz yüzeye sahipti ve onu dümdüz atmak gerekiyordu. Diğeri ise kaba bir yüzeye sahipti, içinde ise yay vardı ve o yay üç küçük demir topa bağlıydı. Bu tür demir top çok güçlü bir silahtı, çünkü hedefe yakınlaşmışken yüzeyi açılıyor ve içinden üç küçük top fırlıyordu ve insan vücudunda farklı akupunktur noktalarına yöneliyordu. Bu demir top silahın yıkıcı gücüne sahip olması nedeniyle, Kung-fu ustam onu rastgele kullanmamamı tembihledi ve ben de bu yüzden onu genelde yanımda taşımazdım.

Usta Nantianmen bana üç sene bu sanatı öğretti ve sonra da gitti. Sonrasında Kung-fu uygulayan insanlarla karşılaşıyor ve onlarla birlikte pratik yapıyordum. Zaman geçiyordu, 17 yaşıma bastım. Zihnim saftı ve tamamıyla kung-fu uygulamasına adanmıştı. Bir gün gezgin bir keşiş yanımızdan geçiyordu ve beni görünce durdu ve şöyle söyledi: “Siz kulağınız var olduğu müddetçe varsınız. Kulağınız olmadığında siz de yok olacaksınız.” Ailemden hiç kimse onun neden bahsettiğini anlayamadı. Annem keşişten söylediklerini biraz aydınlatmasını istedi, o ise sadece şöyle cevap verdi: “Lütfen, endişe etmeyin” -ve sonra da gitti.

Aynı yıl kraliyet muhafızı alımı başladı ve ben seçildim. Benim ihtiyatım, dikkatliliğim ve kung-fu yeteneğim olduğundan dolayı çok kısa bir süre içince, imparatorun korumalarından biri olarak görevlendirildim. Ben sorumluluğun farkına vardım ve her zaman dikkatliydim. Zamanla belirli sesleri ayırt etme yeteneği kazandım, binada sürünen kedi olsun ya da başka farklı sesler olsun tanıyabiliyordum. Aynı zamanda bende üstün görme yeteneği de vardı hatta gece vaktinde bile görebiliyordum. Bu beş sene boyunca onlarca tehlikeli çatışma başımdan geçti ve o süreç hayatımdaki çok yoğun bir dönemdi.

İmparatorun korumaları olarak o nereye giderse gitsin hep yanındaydık. Biz gece gündüz, sırayla hava şartları fark etmeden imparatoru hep koruduk. İmparator da bize iyi muamele gösteriyordu. Örneğin kışın soğukta bize sıcak süt veriyor veya yazın sıcaksa soğuk çay ikram ediyordu. Biz de ona müteşekkirdik. Benim nöbetçi arkadaşım koruma Ahige’ydi. Biz ikimiz sık sık geceleri sessizce nöbet tutardık. Bazen çok yorulduğumuzda azıcık dinlenebilmek için hafiften ağaca yaslanıyorduk. Genellikle, imparator akşamları hala hükümet belgelerini inceliyor veya kitap okuyor oluyordu. Bazen gece yarısı bizimizle sohbet etmek için içeriye yanına davet ederdi. Genelde çok nadiren rahatsız ederdik ve o genelde gece boyunca neler olup bittiğini sabaha kadar bilmezdi.

Günün birinde gece vakti, gizlice bize doğru yaklaşan birini gördüm, hemen harekete geçtim ve ona doğru demir topu silahımı fırlattım. O zayıf bir ses ile yere yığıldı. Elimde kılıcımla ona yaklaştım, fakat o ölmüştü. Başka bir sefer demir topu silahım bir katile saplandı. O yaralandı ve kaçmayı başardı. Kraliyet muhafız askerleri onu her yerde aradı, fakat bulamadılar. Bir gün sonra, biz onu kraliyet sarayının bahçesinde yerde yaklaşık ölü halde bulduk. Üzerinde imparatora iftira atan mektup bulundu.

Bir defasında, çeşitli zehir ilaçlar kullanma konusunda uzman bir katille karşılaştık. İmparatorun korumalarının arasından biri aynı şekilde bu konuda uzmandı. O bir şeylerin ters gittiğini hissetti ve sanki zehirlenmiş gibi yere yığılarak ölü numarası yaptı. Yanındaki diğer nöbetçi koruma ise tetikte ve yakın bir yerde saklandı. Katil kimsenin olmadığını zannederek yerdeki korumanın yanından geçerken her iki koruma da aniden ortaya çıktı ve onun üzerine atladılar. Katile biz bir soru sorana kadar o dilinin altında sakladığı zehirli ilacı hemen yutarak intihar etti. O tür insanlar imparatoru öldürmeyi denemek için çeşitli yöntemler kullanırlardı.

Bir korumanın hem cesur ve hem dikkatli olması gerekir. Bir seferinde, bir koruma bir katili yaraladı, oysa katilde kurnazca sakladığı gizli bir silah varmış. O koruma dikkatsizce yaralı katilin yanına yaklaştı. Katil beklemedik bir anda gözlerini açtı ve korumanın yüzüne ve bedenine hızla onlarca zehirli iğne tükürdü. Yanındaki diğer nöbetçi koruma ise hemen harekete geçti ve katili öldürdü. Zehirlenen korumanın bedeni kısa süre içinde şişti ve irinler toplamaya başladı. O çekilmez acıların içinde kıvranırken diğer korumalardan onu öldürmelerini istedi, fakat aramızdan hiç kimse bunu yapmaya cesaret etmedik. En sonunda o acılar içinde öldü. Hepimiz çok üzüldük. İmparatorun koruması olarak görevimde dört buçuk yıl çalışmamın ardından nöbetteyken birkaç son derece tecrübeli katille karşılaştım. Olay şöyle gerçekleşti, ilk başta ikisi ortaya çıktı. Ahige ve ben onlarla bire bir çatışmaya başladık. Çatışma anında üç tane daha katilin imparatorun çadırının kapısına yaklaştıklarını ve içeriye girmeye çalıştıklarını gördüm. Ahige de bunu gördü ve çatıştığı katili bırakıp onlara doğru koştuğunda, onunla çatıştığı katil ardından yetişerek Ahige’yi öldürdü. Ben sarsılmıştım. Üç tane birleştirilmiş türden yumurta büyüklüğündeki demir toplarla üç katili öldürdüm. Ben topları fırlatırken geride kalan iki katilin biri o arada kılıcıyla benim sol kulağımı kesmeyi başardı. Ben daha cesaretlendim. Kraliyetin diğer korumalarının hemen yardıma geleceklerini düşünerek sol elimle sanki daha top atacakmış gibi numara hareketi yaptım ve aniden sağ elimdeki kılıçla yaşlı olan katilin üzerine saldırdım. O tetikteydi ve tüm gücüyle bana saldırdı. O bana tepki vermekle meşgulken ben fırsatı kullanarak aniden genç olan katile döndüm ve anında onu öldürdüm. Yaşlı katil öfkelendi ve benim üzerime doğru koştu. Ben ise kenara çekildim, o ise genç katilin cesedine doğru koştu, sarıldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı: “Oğlum! Oğlum!” Meğerse ikisi baba oğulmuş. O arada kraliyetin diğer korumaları geldi. Yaşlı katil oğlunun bedenini yere koydu ve cebinden tuhaf bir silah çıkardı. Hepimiz hemen etrafını sardık. O yenildiğinin farkındaydı ve intihar ederek hayatına son verdi. O sırada imparator çadırından çıktı ve biz onu selamladık. İmparator kaç korumanın yaralandığını sordu. O anda sol kulağımda garip bir ağrı hissetmeye başladım. Ertesi gün imparator yakınlarından birini sağlık durumumuzu öğrenmesi için göndermiş. Sonra kocasından unvan alan dul kadın imparatoriçe Xiaozhuang da bizzat bize ziyarete geldi. İmparatoriçe soylu, çok şefkatli ve onurlu biriydi. O bana iyice dinlenmem gerektiğini söyledi ve kraliyet hekimine yaralandığım yeri kontrol etmesini ve yapay kulak takmasını emretti.

Kraliyet korumalığında görevim beş sene sürdü. Yeni korumalar alındıklarında geçiş dönemiydi, o süreç içerisinde eski korumalar onlarla görevlerini nasıl iyi şekilde yerine getirmelerine dair tecrübelerini paylaşır ve tavsiyeler verirlerdi. Zamanında ben Batu diye bir korumanın yerine geçtim benim yerime ise Haimu adında yeni bir koruma getirildi.

Dönemimiz sona erdiğinde imparator biz altı korumayı (ilk başta sekiz kişiydik, fakat görev sırasında ikisi öldü) öğlen yemeğine davet etti. İlk başta imparatorun yanından ayrılmamız gerektiği için çok üzülmüştük. İmparator bize, bizi özleyeceğini söyledi ve belli bir süre boyunca bizimle konuştu. En son olarak veda için kadeh kaldırdığımızda aramızdan Aomu isimli bir koruma imparatora şöyle söyledi: “Majesteleri, bu günden sonra sizinle yeniden ne zaman görüşeceğimizi bilmiyoruz. Ama eğer bizim yapabileceğimiz bir şey olursa, ne zaman olursa olsun, her türlü emrinize hazırız.” İmparator cevap verdi: “Biz sık sık karmik ilişkiler hakkında sohbet ediyoruz. Eğer ileride birbirimizi yeniden görme fırsatı olursa, lütfen çekinmeyin.” Bu kelimeleri bizzat kendisinden duyunca hepimiz kendimizi daha da iyi hissettik. Vedalaşma vakti geldiğinde, imparator her birimize güzel süslenmiş birer kutu verdi. Her bir kutunun içinde büyük bir inci ve bir yeşim taşı vardı.

Eve döndüğümden üç ay sonra, sol kulağımda ağrılar hissetmeye başladım. Hekim ağrıların nedenini bulamıyordu. Ben yapay kulağı kaldırmalarını istedim, fakat ağrılar yine de devam ediyordu ve ardından ciddi ve sık sık baş ağrıları ve baş dönmeleri ortaya çıktı. Aradan iki hafta geçmesiyle, henüz daha 22 yaşındayken ben vefat ettim. Ölmemin ardından o keşişin söylediklerini hatırladım: “Siz kulağınız var olduğu müddetçe varsınız. Kulağınız yok olduğunda siz de yok olacaksınız.” O zaman kaderimin zaten belirli olduğunu öğrenmiştim.

Kangcajer’in hayatı zor ve kısaydı. Fakat tercihim hakkında ne şikâyet ne de pişmanlığım oldu.

Ana düşüncem -gökten inip reenkarne olmak, bir karardı. Sonraki çeşitli reenkarnasyonlarımda, defalarca tekrardan insan dünyasına seyahatlerim başlangıçlarından aynı şekilde defalarca kararlar aldım. Uygulamamdaki seviyemde, her birimizin Dafa ile bağlı olan, kendimize ait bir ipimiz olduğunu fark ettim. Verdiğimiz her doğru kararımız o ipte mükemmel bir düğüm atıyor, o düğümü büyüttüğünde ona ait belli hayat seviyesindeki süreç içerisindeki yaşanan tüm sahneleri gösterebiliyor. Eski güçler şöyle planlamışlardı: bir Dafa uygulayıcısı olabilmek için, ipinde böyle en az 500 tane düğüm olması gerekiyor. Benim ipimde 618 düğüm var, ama uygulayıcı olamayan bazı insanların ipinde 498 hatta bazılarında 499 düğüm olduğunu gördüm.

Yani, bugün bir Dafa uygulayıcı olabilmek için biz, çok uzun, zor ve kıymetli bir yolculuktan geçtik. Bu sadece asırlar önce insan dünyasına inme düşüncesi ile sınırlanmıyor, aynı zamanda o aşamadan sonra verdiğimiz kararları da içermekte: her şeye katlanmaya hazır olmak, acı çekmeye dayanmak, çaresiz olmayı bilmek veya üzerimize sorumluluk almak. Bir tek bunların hepsinden geçmemizin ardından, bugün bir Dafa uygulayıcısı olma aşamasına gelmiş durumdayız.

Her şeye katlanmayı veya acılar çekmeyi seçme konusunu anlamak kolay ama çaresiz olmayı seçmek ne demektir? Şöyle bir örnek vereyim. Kangcajer’in önceki hayat döngüsünde Ming Hanedanlığında üst düzey yetkilere sahip ünlü Wei Zhongxian’dı. O, birçok insan öldürmüş ve bir sürü günah işlemiş birisiydi. O rolü oynamaya, başka seçeneği olmadığı için karar vermişti. İnsan dünyasına inmeye cesaret edip karar veren tanrısal yaşamlar, zorluklardan geçmekten ve acı çekmekten korkmazlardı, fakat onlar, günah işleme rolleri almaktan çok korkarlardı. Bunun nedeni, tüm işlediğin günahların karşılığını geri ödemen gerekiyordu, çok fazla günah işlediğinde o birikebilirdi ve o yaşamın bir Dafa uygulayıcı olabilmesini engelleyebilirdi. Fakat o tür rolü hiç kimse almazsa, o boş kalmaya devam ederdi ve aynı zamanda bir sürü başka yaşamların reenkarnasyon sırasını geciktirecekti. İşte bu nedenle ben Wei Zhongxian’ın hayatını canlandırmaya karar verdim. Bu kararı diğer yaşamların reenkarnasyonunu geciktirmemek için aldım ve aynı zamanda, seçebileceğim başka seçenek olmadığı için yaptım. Aynı sırada Wei’in önceki hayat döngüsü, büyük erdem biriktirmiş olan bir keşişti, fakat o erdemin tümü Wei’in gerçekleştirdiği kötü davranışları ile tükendi. Wei ölümünden sonra cehenneme gönderilmemesine rağmen, belli bir tanrısal seviyedeki Buz Sarayında oradaki zamanla 100 sene boyunca donduruldu (insan dünyası zamanı ile 25 seneye eşittir). Tüm o süreç boyunca, sürekli olarak, karmik borçlarını sırayla geri ödedi ve bedeni sürekli acı çekiyordu ve sonra temizleniyordu.

Çok yüksek seviyeden inen, daha çok sayıda yaşamlar vardır. Onlar bizimle beraber gelmişlerdi, fakat eski güçler tarafından Falun Dafa uygulamasından engellendiler, eski güçler, bunun nedeni olarak onların yeterince doğru karar almadıkları ve geçmişlerinde yeterince zorluklar çekmediklerini söyledi. Tabii ki Shifu eski güçlerin planlarını kabul etmez ve biz de onların planlarını kabul etmemeliyiz. Fakat buradan, uygulamayı elde etmeye fırsatına kolay ulaşmadığımızı anlayabiliyoruz ve bu nedenle biz gerçekten de kıymetini bilmeliyiz.

Bizim ödünsüz cesaretimiz ve inancımız, bir Falun Dafa uygulayıcısı olabilmemiz için, bu uzun yoldan geçmemizi sağladı. Bu benzersiz bir olgudur ve biz Fa-düzenlemesinde Shifu’ya yardım edebilme fırsatını elde ettiğimiz için çok şanslıyız. Biz şu an sadece yaşamları kurtarmakla kalmıyoruz, aynı zamanda çeşitli seviyelerde Evrenin geleceği için sorumluluk taşıyoruz.

Bugün bile, her zaman ki gibi hala çeşitli kararlarla karşılaşıyoruz. Yani, Fa-düzenlemesi ve yaşamları kurtarma dönemi için tam olarak ne kadar ve neler yapabileceğimize karar veriyoruz.

Geçmişimizin kıymetinin farkındalığı ve bu günkü fırsatlarımızın kıymetinin farkındalığı ile biz yarın için doğru karar verebiliriz -sadece Dafa uygulayıcılarının ayrıcalıklı yapabilecekleri şeyleri.

Not:

2003 senesinde uygulamaya başlayan 60yaşında bir bayan uygulayıcı var. O, Fa’yı okuma ve egzersizleri yapma işinde çabalı. Fakat kendine güvenme konusunda hiç dikkat etmiyor ve konuşma tarzını da geliştirmiyor. O biraz meraklı ve her şeyi bilmek isteyen biri ve çok sık bizim ona bir şeyler söylemeyerek bir şeyler gizlediğimizden şikâyet ediyor. Bu yazıyı yazarken o bayanın, Ahige olduğunu anladım, benim koruma dönemimdeki nöbet arkadaşım, katil tarafından öldürülen koruma.

Yazıda bahsettiğim diğer korumalar da, bu hayatta şu anda yakınımda olan uygulayıcı arkadaşlar.

Aslında, birileri uygulayıcı olduysa, biz ona saygı göstermeliyiz. Sonuçta, buraya kadar gelebilmek, bugün yeniden bir araya gelebilmek için ve Shifu’ya Fa-düzenlemesinde yardım etmek için beraber böyle uzun bir yolu geçtik. Bu karmik ilişkiler Gökte başladı ve bugüne kadar hala devam ediyor. O zaman siz bir düşünün, uygulayıcılar arasında daha hangi engelin üstesinden gelemeyeceğiz?

Şimdiyse ben, “uygulayıcı arkadaş” teriminin çok kıymetli bir kelime olduğunu biliyorum ve hepimizin onun değerinin farkında olması gerekir.


Çince metin: http://www.zhengjian.org/zj/articles/2011/1/29/71465.html
İngilizce metin: http://www.pureinsight.org/node/6108

Clearharmony'de yayınlanan tüm makaleleri kopyalayabilir ya da çıktı alabilirsiniz, fakat lütfen kaynak belirtiniz.