Yeye’nin Rüyasında Cennete Seyahati (1. Bölüm)

Yeye- Liaoning Eyaletinden 11 yaşında genç bir Dafa uygulayıcısıdır. Geçen gece uzun bir rüya gördü, rüyasında Cennet Krallığını ve cehennemi gördü. Ertesi sabah her şeyi çok net bir şekilde hatırlayabiliyordu. Aşağıda rüyasında neler gördüğünü anlatılmaktadır.

Bir gün rüyamda ben ve küçük bir uygulayıcı kayıkta gidiyorduk. Çok güzel bir adaya vardık, kıyıya çıktık ve orada her tarafın şeftali çiçekleri ile kaplı olduğunu gördük, aynı şekilde başka ağaçların da çiçekleri vardı. Yerlerdeki çimler kabarık ve yemyeşildi, ilkbahar manzarası vardı. Biz ilerledik ve taş tuğlalardan yapılmış bir ev gördük. Ben içeri girmek istedim ve bunu daha düşünür düşünmez evin kapısı açıldı ve biz içeriye girdik. Evdeki eşyaların tümü taştan yapılmıştı: masalar, sandalyeler, yataklar, masa, masanın üzerindeki çaydanlık ve fincanlar bile taştandı. Ben susadığımı hissettim ve biraz su içmek istedim. Ve anında, taştan çaydanlık havaya yükselip taştan fincana su doldurdu, sonra fincan dudaklarıma kadar uçarak geldi. Suyu içtikten sonra da masaya geri döndü.

Biz biraz yorulmuştuk, dinlenmek istedik ve yatağa uzandık. Uyandığımda artık sonbahar gelmişti, ağaçlar benim önceden hiç görmediğim meyvelerle doluydu. Ben meyvelerden bir tane kopardım. Üst kısmı yumuşacık iğneciklerle kaplıydı, onu soyduğumda içinde beyaz bir meyve vardı, çok lezzetliydi. Yaklaşık 5mm çağında yuvarlak meyveler de vardı, onlar da çok yumsak ve çok lezzetliydiler. O ara artık hava kararmaya başlamıştı ve biz yine uyumak için eve döndük. Uyandığımda pencerenin diğer tarafında artık kış gelmişti. Evden dışarıya çıktım, dizlerime kadar kar vardı. Kar tanecikleri çok farklı şekillerdeydi, üç köşeli, dörtgen şeklinde, renkleri de çok farklılardı. Onlar benim üzerime düştüklerinde, sanki giysi gibi üzerimi örtüyordu o yüzden üşümedim. O anda yukarıdan çok büyük kartopu düştü. O tamamıyla şeffaftı ve ona dokunduğum anda içine girdim, kendimi Gök Krallığında buldum (o andan sonra yanımdaki uygulayıcı görünmedi). Orada bulunan insanlar benim çevremde toplandılar ve oldukça saygıyla davranıyorlardı, ama benim kot giyindiğimi gördüklerinde çok şaşırdılar, çünkü onların hepsinin üzerinde beyaz elbiseler vardı.

Orada ihtiyar bir adam vardı, sakalı ve kaşları uzundu. O bana şunu söyledi: “Sen önceden buradaydın ve buranın tanrıçasıydın. Tanrıçayken çok iyi davranıyordun ve biz bu zamana kadar senin yerine uygun birini seçemiyoruz; ama sen buralı değilsin senin seviyen çok yüksek. Bir işi tamamlaman gerekiyordu ve buradan aşağıya inmiştin.” O anda benim aşağıya düşüşümün görüntüsü belirdi: herkes şarkı söylüyor, dans ediyor ve neşeyle beni aşağıya uğurluyorlardı; önümde sadece büyük bir havuz görünüyordu, dumanla kaplanmış, ben aşağıya atladığımı gördüm. O anda ihtiyar adam yine benimle konuşmaya başladı: “Sen çok yüksek seviyeden gelmiştin, o işi yapman gerektiği için seviye seviye aşağıya inmeye başladın, en sonunda bizim seviyemize indin; ve buradan da aşağıya indikten sonra bu güne kadar geri dönmedin, sen ilk geldiğin (başlangıç) yere dönüp bakmalısın. Onu dinledikten sonra, ben anladım. Ve şunu söyledim: “Ben geri dönüp bakmalıyım”.

Bunu düşündüğümde, ben artık mükemmel bir köşkte oturuyordum. O köşk su kristallerinden oluşmuştu, bana bakmak için çok sayıda insan geldi. Onlar benim, oranın kraliçesi olduğumu ve oranın isminin “Neşe Dünyası” olduğunu söylediler. Beyaz sakallı ihtiyar adam krallığı görmem için götürdü. O, köpeğe benzeyen bir hayvan gösterdi, bedeni komple pırlantalarla kaplıydı, bana “Doğduğundan beri bedeninde pırlantalar çıkıyor, o komple parlıyor.” dedi. Biz aynı zamanda mükemmel derecede parlayan ve altın kanatlara sahip bir kuş gördük. İhtiyar adam: “Bu yedi renkli kuş” dedi. Bunu söyler söylemez başka bir ihtiyar adam daha geldi, ama o çok tuhaf görünüyordu, çünkü onun sadece üç tane sakalı vardı. O beni yanında götürdü. Onun evindeki fıçıda duran bir balığı gösterdi ve şunu söyledi: “Bu balık her gün renk değiştirebilir, ağzından çıkan su köpüğü bir gün geçtikten sonra mükemmel bir inciye dönüşüyor. Biz ona yedi renkli kristal balık diyoruz.”

O anda küçük bir tanrıça geldi ve bana: “Ben seni sadece gezmeye götüreceğim” dedi. Ben hemen kabul ettim. Onun giysisinin üst kısmı kırmızı, eteği ise sarı renkti; üzerinde daha güzel kurdeleler vardı, boynunda da elmas bir kolye vardı. O bana: “Senin giysin pek iyi değil, ben senin kıyafetini değiştireceğim” dedi. O bana kollarımı yukarıya kaldırmamı istedi, sonradan lotus resmiyle benim etrafımda birkaç daire çizdi ve üzerimdeki giysiler hemen değişti. Sonradan o benim göksel kulaklarımı açtı ve biz onunla saraya uçtuk. Ben çok güzel mermerden sarayı gördüm, o “ Bu senin önceden yaşadığın yer” dedi. Ben sarayın, bu Gökyüzü krallığının en güzel yapısı olduğunu gördüm. Yapının yüksekliği 4–5 kattı, orda her şey altından yapılmış, çatısı da altın tuğlalar ile döşenmiş, biraz bizim eski yapılarımıza benziyordu. Sonradan biz bir anda kendimizi sarayın arkasındaki bahçe de bulduk. Bahçedeki ağaçlar, acayip değişik şekilde ve farklı renklerde meyvelerle doluydu. Küçük tanrıça siyah renkli bir meyveyi kopardı ve denemek ister misin diye bana sordu. Ben kafamla evet işareti yaptım, anında onun lotus çiçeği kabuk soyma aletine dönüştü ve onunla meyvenin kabuğunu soydu. Kabuğun içinden beyaz bir meyve çıktı ve onu yemem için bana uzattı. Onun tadı çok hoştu ve ben anında tüm vücudumda rahatlık hissettim. Birkaç meyve daha yedim, her birinin kendine özel tadı ve etkisi vardı.

O anda yanımızdan çok sayıda küçük tanrıça ellerinde meyvelerle dolu sepetlerle geçiyordu. Onlar benim yanımdaki tanrıçaya: “Hadi bizimle gel, biz Büyük Buda’ya meyve sunmak için gidiyoruz” diye teklifte bulundular. Sonradan onların arasından birisi lotus çiçeği ile iki daire çizdikten sonra meyvelerle dolu iki tane sepet daha belirdi. Biz onları aldık ve onlarla beraber gittik. Göğe giderken yolda, çok sayıda farklı renkte ve zaman zaman farklı şekillere dönüşen bulutlarla karşılaştık. Bulutların birisi armuda dönüştü ve bana yaklaştı. Ben de onu gerçekten armut sandım, aldım ve yemek istedim, ama o bir anda kayboldu. Diğer bulutlar bana saflığımdan dolayı gülmeye başladılar. Tüm bulutlar gülüyorlardı, tanrıçalar da gülüyorlardı, ben de gülüyordum, çok neşeliydi.

Çok zaman geçmeden biz Büyük Buda’ya geldik. O bir lotusun üzerinde lotus pozisyonunda oturuyordu. O üstündü ve çok büyüktü! Biz meyveleri lotusun çevresine yerleştirdik ve Onu rahatsız etmedik. O anda yaklaşık 5–6 yaşlarında küçük bir çocuk Büyük Buda’nın ayağından kafasına çıktı, bir tane saçını kopardı, elinde tutarak onunla bize el salladı. Büyük Buda başına dokundu ve küçük kız onun kolundan kayarak aşağıya indi. Hepimiz güldük, o ise “Neden gülüyorsunuz, burada gülecek ne var?” dedi. Sonra Büyük Buda kalktı ve bize gülümsedi, ufaklık biraz yaramazlık yapmaya başladı -bizi güldürmek için çok farklı bir şeylere dönüşüyordu ve kendisi de durmadan gülüyordu. Büyük Buda kolunu uzattı ve ondan avucuna oturmasını istedi ve: “Kiraz, neden hala bu kadar yaramazsın? Sen çok şımarıksın” dedi. Sonra onu indirdi ve beni avucuna aldı ve gülümseyerek: “Önceden sen de yaramazdın” dedi.

Büyük Buda bir işle uğraşırken küçük kız devamlı ona engel oluyordu, o zaman O şunu söyledi: “Git kız kardeşini bul, o zaman sana şeker vereceğim.” Küçük kız gitti, ama çok zaman geçmeden: “Sen bana daha şeker vermedin!” diyerek deri döndü. Büyük Buda’nın ona şeker vermekten başka seçeneği kalmıyordu, sonradan çocuk Onu rahat bıraktı. Öyle bir şekerdi ki hiçbir zaman yiyip bitiremezdin ve hiçbir zaman bozulmazdı. Sonra tüm tanrıçalar uçtular ve biz de onlarla beraber uçtuk.

Oradan geri dönerken tanrıçalar benim dikkatimi Büyük Buda’nın çevresini saran çocuklara yönelttiler, en büyüğü 9, en küçüğü ise 1 yaşındaydı.

Biz uçmaya devam ediyorduk ve ihtiyar bir kadına rastladık, iğneye ipi sokmaya çalışıyordu ve dikkat etmediği için parmağına iğneyi batırdı. Parmağından bir damla kan aktı ve anında gülümseyen bir yüze dönüştü ve bu ihtiyar kadını çok güldürdü. Sonra iğnenin battığı yere dokundu ve yara iyileşti. İhtiyar kadın süs olarak görev yapan gözlükler takıyordu. Biz onun yanına yaklaştık. Bizi görünce gülümsedi ama dişleri kendilerini artık çok yaşlı sandıkları için bizden utandılar ve döndüler. İhtiyar kadın gülerek: “Çabuk geri dönün, olmazsa hepinizi çekerim” dedi. Dişler hemen normal hallerine döndüler ve biz güldük.

Biz uçmaya devam ediyorduk ve o, küçük tanrıça bana şunları anlattı: “Ben senin büyük ablanım, benim adım Hehua (lotus), senin ismin Lenhua (lotus). Bizim kardeşlerimiz çok, 18 kardeşiz; ben 14-n, sen 17-m, 15-i kız kardeşinin ismi ‘zambak’, 16-ı kız kardeşinin ismi ‘erik çiçeği’, en küçük kız kardeşinin ismi ‘kiraz’”. Az önce Büyük Buda’nın söylediği yaramazlık yapan kız, o’dur. Siz dördünüz bir işi yapmak için aşağıya inecektiniz. Senden biraz büyük olan ilk olarak indi, ardından siz üçünüz de inmek istediniz. İlk olarak hepinizin bir ailede doğması gerekiyordu, ama ‘zambak’ inerken eski güçler yıldırımla ayaklarına vurdular ve onun başka bir yere düşmesini sağladılar, sonra siz ikiniz kol kola tutuşmuş birlikte iniyordunuz ama eski güçler yine sizin kollarınızdan yıldırımla vurdular ve birbirlerinizden çok uzak yerlere düşmenizi sağladılar. İnsan dünyasına inmek üzereyken, sen Büyük Buda’dan yardım istedin. O koluyla işaret yaptı ve sen ilk planlanan doğacağın yerde doğdun” dedi.

O anda Hehua lotus resmi ile işaret yapıp bizim aşağıya indiğimiz anı gösterdi. Eski güçler öfkeyle gülümseyerek: “Eğer sizin Fa’yı elde etmenize izin verirsek, bu bizim tarafımızdan iyilik olur. Siz ise hala Fa’yı elde etmek mi istiyorsunuz?” Ben, siyah ve vahşi bir gülüşün gölgesini gördüm. O anda bir kadının büyük göbeğini gördüm ve göbeğinden içine girmesi için kardeşimi de çektim ve daha bir ayağım girmişti ki yıldırım yine bize vurdu ve bizi farklı taraflara ayırdılar. Kardeşimi başka bir kadının göbeğine indirdiler. Ben çok yüksek sesle bağırdım: “Büyük Buda, kurtarın beni!” Ondan sonra ben yine o kadının göbeğine geri döndüm ve içine girdim. Hehua bir sürü hayatlarımızda anne-babamız olanları gösterdi. Anne babalarımız görünüşleri farklıydı, en son annem Sincan’daki insanlara benziyordu: çok güzeldi ve gözleri de büyüktü. O görüntüde 18 kardeşimizi de gördüm, o aralar onunla çok sık oyun oynayan bir erkek çocuğu da gördüm. O çocuk başka bir Gökyüzü krallığına gitti ve orada kral oldu, ondan sonra da kardeşimle oynayacak kimse yoktu. Sonra o Büyük Buda’ya: “Ben de ablamın yanına gitmek istiyorum, ben de o işi yapmak istiyorum” dedi. Büyük Buda gülümsedi ve: “Yapacak bir şey yok, git o zaman!” dedi. Ve o da dumanla kaplanmış büyük bir havuzun içine atladı ve insan dünyasında doğdu.

Kimin atladığı fark etmeksizin hepsi o büyük dumanla kaplı havuzun içine atlıyordu.

Sonradan Hehua, gong’unun yardımıyla insan dünyasındaki o iki kardeşimi gösterdi. Ben her şeyi çok net bir şekilde gördüm: ‘erik çiçeği’ Wang soyadlı en iyi sınıf arkadaşım, ‘kiraz’ ise dayımın 4 yaşındaki kızı Jiujia; benden büyük olan ‘zambak’ın kim ve nerede olduğunu ise bilmiyorum.

(Devamı var)

Çince metin: http://www.minghui.ca/mh/articles/2005/1/2/92645.html

Clearharmony'de yayınlanan tüm makaleleri kopyalayabilir ya da çıktı alabilirsiniz, fakat lütfen kaynak belirtiniz.